Uykusa Bazak Kırampları ve Tedavisi

Uykuda bacak kırampları

Uykusa Bacak Kırampları 

Ağrı ile karakterize gece uykuda ortaya çıkan kas spazmlarıdır. Genellikle 60 yaş üsttü
bireylerde görülür ve prevelansı yaş ile artar. Elektromyografik çalışmalar bacak kramplarının hiperaktif 2. motor nöronlarının yüksek frekanslı deşarjları sonucu olduğunu göstermektedir. Bu deşarjların nedeni belli değildir.

Fakat elektrolit düzensizliği, lomber kanal stenozu, vasküler hastalıklar, gebelikte, kullanılan ilaçların yan etkileri (diüretikler, salbutamol, nifedipin, naproxen, östrojenler, IV demir vb) veya diyaliz tedavisine bağlı görülebilir. Ayrıca sakin ve hareketsiz yaşamı tercih edenlerde daha sık görüldüğü bildirilmiştir.

Bacak kramplarının en sık karıştırılabilen miyozit, polinöropati, HBS, UPBH gibi tablolarla ayırıcı tanısı anamnez, fizik ve nörolojik muayene ile kolaylıkla
yapılabilir.

Uykuda bacak krampları tedavisi

26Uykuda bacak krampları yaşlı bireylerde ve çeşitli ilaç kullananlarda sık görülmesi nedeniyle öncelikle krampların nedenlerinin araştırılması gerekir. Elektrolit düzensizliği, kullanılan ilaçlar, diyaliz tedavisi, hareketsiz yaşam gibi durumlar değerlendirilerek neden araştırılır ve gerekli önlemler alınmalıdır. İlaç tedavi seçiminde kanıta dayalı kısıtlı bulgu vardır ve değişik ajanlar denenmiştir.

Bunlar arasında sık olarak Kinin türevleri, karbamazepin, gabapentin, Magnezyum, Kalsiyum kanal blokörleri, B12 vitamini önerilmektedir. Uykuda bacak krampları tedavisinde etkinliği plaseboya karşı kanıtlanmış ilaç kinin’dir.

Fakat özelikle tinnitusa yol açması, kardiak aritmiler, fatal hematolojik yan etkileri gibi nedenler kullanımını kısıtlamaktadır. Diğer ajanlarla ilgili bilgiler anektodaldır. Fizik tedavi yöntemlerinden pasif germe ve derin doku masajının etkisi de sınırlıdır.

Uykuda Periyodik Hareket Bozukluğu Tedavisi

UYKUDA PERİYODİK HAREKET BOZUKLUĞU VE UYKUDA BACAK KRAMPLARI TEDAVİSİ

Uyku bozukları günlük nöroloji pratiğinde sık karşılaştığımız hastalık gruplarındandır. Güncel tedavi önerilerinin uygulanması hastaların memnuniyeti açısından önemlidir. Bu makalede uykuda periyodik hareket bozukluğu (UPHB) ve uykuda bacak krampları tedavisi hakkında literatür gözden geçirilerek kısa değerlendirme yapılacaktır.

UYKUDA PERİYODİK HAREKET BOZUKLUĞU (UPHB)

İlk kez 1953 yılında Symonds tarafından ‘nocturnal myoklonus’ adı ile tanımlanmış, uyku
sırasında periyodik olarak tekrarlayan, oldukça streotipik ayak, bacak ve/veya kol hareketleri (BH) ile şekillenen bir hastalıktır. UPHB’de görülen hareketler tipik olarak ayak başparmağının dorsifleksiyonu ile birlikte, çoğunlukla buna eşlik eden ayak bileği, diz bazen de kalçanın parsiyel fleksiyonu şeklindedir. Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) ve UPHB’in sıklıkla birlikte görülüyor olması ve HBS ile ilişkili hareketlerin, uykunun başlaması ve derinleşmesi ile birlikte, UPHB’in karakteristik özelliklerine
sahip, daha yaygın ve düzenli bir hal aldığının gösterilmesi bu iki hastalığın, ortak bir santral sinir sistemi (SSS) bozukluğunun farklı iki klinik gösterimi olduğunu düşündürmektedir. Patofizyolojisinde benzer mekanizmaların gösterilmesi tedavide benzer ajanlarının kullanması bu tezi güçlendirmektedir. Her iki hastalığın etyopatogenezinde primer ve sekonder nedenler (Tablo I) suçlanmaktadır.

UPHB’nin tedavisine başlamadan önce hastalığa neden olan sebeplerin araştırılması ve
bunların tespit edilmesi gerekirse tedavileri yapılmalıdır. Tedavideki esas amaç, uyku sırasındaki bacak hareketlerinin sayısını azaltarak uyku kalitesini düzeltmek ve böylece semptomları ortadan kaldırmaktır. UPHB tedavisinde uyku hijyeninin (yatma-kalkma saatlerinin düzenli hale getirilmesi ve uyumaya yeterli süre ayrılması) sağlanması ilk adımdır. UPHB’yi şiddetlendirdiği bilinen maddelerden (alkol, trisiklik veya SSRI grubu antidepresanlar, nöroleptikler gibi) mümkün olduğunca uzak durulması da önemlidir.

Sıklıkla beraber olmalarından dolayı HBS tedavisinde kullanılan ajanlar UPHB
tedavisinde kullanılmaktadır. İzole UPHB olgularında farmakolojik tedaviyi değerlendiren yeterli kanıtta çalışmalar bulunmamaktadır.

UPHB’nin tedavisinde kullanılan ilaçları 5 grupta toplayabiliriz. Bunlar; 1. Dopaminerjik Ajanlar 2. Antiepileptikler 3. Benzodiazepinler 4. Opiatlar 5. Diğer (Demir, Melatonin, Selegiline)

1. Dopaminerjik Ajanlar

Genel olarak, dopaminerjik ajanlar UPHB tedavisinde en yaygın kullanılan ve araştırılan
ilaçlardır. Önceki uygulama parametreleri güncellemesinden bu yana, HBS dopaminerjik tedavisi ile ilgili çalışmalar hem sayı hem nitelik olarak belirgin olarak artmıştır. Dopamin agonistleri hem idiyopatik hem de semptomatik HBS ve UPHB’de birinci seçenek tedaviyi oluştururlar.

Bu ajanların pek çok yararı görülmekle birlikte bazı bilinmesi gereken yan etkileri vardır.
Parkinson hastalarına benzer şekilde, dopamin agonistleri ile tedavi edilen olgularda dopamin disregülasyon sendromu gelişebilir. Bu hastalar dopamin replasman tedavisine bağımlılık veya punding-tekrarlayıcı kompulsif davranışlar- ve patolojik kumar, kompulsif alışveriş, kompulsif yemeve hiperseksüalite gibi dürtü kontrol bozuklukları gösterebilir. Bir çalışmada dopaminerjik bir ilaçla tedavi edilen HBS hastalarında patolojik kumar prevalansı %7 ve kompulsif yeme %23 saptanmıştır.

Vaka sunumları dopamin agonistinin kesilmesi ile dürtü kontrol bozukluğunda düzelme veya azalma olduğunu göstermektedir, ancak bu hastalar dopamin agonisti çekilme sendromuna özellikle yatkın olabilirler. Ayrıca L-dopa tedavisinin iki önemli yan etkisi, ‘rebound’ve ‘Augmentation’dır.

’Augmentation’, semptomların daha erken saatlerde başlaması ve daha şiddetli olarak ortaya çıkması, ‘rebound’ ise daha geç saatlere kayması ve daha şiddetli olarak ortaya çıkması olarak tanımlanır.

Uykuda Periyodik Hareket Bozukluğu Tedavisi Nedir

a. L-Dopa:
L-dopa, BH’lerinin sayısını önemli ölçüde azaltmakta ve semptomları geriletmektedir; ancak yan etkilerinin fazla oluşu, uzun süre kullanımında tedaviye tolerans gelişmesi, etkisinin çabuk başlayıp görece kısa sürmesi dolayısıyla gecenin ikinci yarısında yetersiz kalabilmesi ve özellikle yüksek dozlarda ribaund gelişmesi dolayısıyla, tedavide ilk seçenek olarak daha uzun yarı ömürlü dopa agonistleri tercih edilmektedir.

b. Dopamin Agonistleri – Ergot türevleri (Pergolid, Kabergolid):

Önceleri, D2 reseptör agonisti olan bromokriptin ve pergolid yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bunların BH’leri azaltarak PLMI’yi düşürdüğü ve uyku etkinliğini arttırdığı polisomnografi (PSG) incelemeleriyle kanıtlanmıştı. Fakat Pergolidin kalp kapak hasarı ve retroperitoneal fibrozis riski nedeni ile HBS ve UPHB tedavisinde kullanımı kontrendikedir. Dopamin agonisti kabergolin, orta ve ağır HBS tedavisinde etkindir (kanıt düzeyi: yüksek). Uzun yarılanma ömrü ve etki süresinin gece boyu sürmesi, rebaund ve augmentation etkilerinin görece daha az olması sayesinde iyi bir alternatiftir.

Kabergolin HBS tedavisinde levodopadan daha etkindir ama daha az tolere edilir (kanıt düzeyi: orta). Kabergolin sadece diğer ilaçların denendiği fakat cevap alınamadığı durumlarda kullanılması önerilir.

Pramipeksol:
D3 reseptör agonisti ve non-ergotürevi olan pramipeksol, ropinirol gibi ajanlar UPHB
tedavisinde tercih edilmelidir. HBS ve UPHB tedavisindeki etkinliği birçok çalışmada ortaya konmuştur. Tedavi kılavuzlarında Pramipeksol HBS’nda etkinliğini gösteren pek çok çalışmaya dayanarak önceki uygulama parametresinde standart düzeyine yükseltilmiştir. Yatmadan 1-2 saat önce alınması önerilen dopaminerjik ajanlar, küçük dozlarda bile etkili olmaktadır. Pramipeksol tipik olarak iyi tolere edilir ve yan etkiler tedavinin kesilmesiyle kendiliğinden geriler. Şiddetli olgularda
veya augmentation/rebaund gibi yan etkiler de uzun etkili (yavaş salınımlı) tabletleri tercih edilebilir.

Ropinirol:
Dopamin agonisti ropinirol orta-çok ağır HBS tedavisinde etkindir (kanıt düzeyi: yüksek).
Ropinirolün etkin ve genellikle iyi tolere edilir olduğunu bulmuştur. En sık yan etkiler bulantı, başağrısı, sersemlik, uykululuk ve kusmadır. Yan etkiler nedeni ile hastaların bir çalışmada %8,7’si tedaviyi bırakmıştır. Artış görülme insidansı % 0 ve 2,3 arasındadır. Ortanca günlük doz yatmadan 1-3 saat önce veya bölünmüş dozlarda alınan 1,5 ile 4,6 mg/gün arasındadır. Ropinirol tipik olarak iyi tolere edilir ve yan etkiler tedavinin kesilmesiyle kendiliğinden geriler.

2. Antiepileptikler – Gabapentin:
HBS-UPHB tedavisinde gabapentin kullanımını destekleyen düşük düzeyde kanıt mevcuttur (15). Orta ve ağır HBS’de etkilidir. Gabapentin ile ilgili bazı çalışmalarda, UPHB olgularının total uyku süresinde ve derin uyku miktarında artış ile bacak hareketlerine bağlı uyanma sayısında azalma saptanmıştır. Gabapentin özellikle ağrı ile birlikte olan HBS’lu hastalarda dikkate alınması
önerilmektedir. Eşlik eden olası yan etkiler nedeni ile kar/ zarar dengesi belirsizdir. Günlük 2700 mg’a kadar arttırılabilir.

Pregabalin:
Pregabalin orta- ağır HBS tedavisinde etkindir (Kanıt düzeyi: düşük.) Yakın zamanda orta-ağır HBS tedavisinde pregabalin kullanımı ile ilgili 2 çalışma yayınlanmıştır. İlk veriler HBS için pregabalin tedavisinin etkinliğini göstermektedir. Ancak HBS için pregabalin tedavisinin uzun süreli takip ve yayınlanmış deneyimi eksiktir. Şu halde, pregabalin reçete etmeden önce diğer daha iyi çalışılmış HBS tedavilerinin göz önüne alınması gerekir.

Valproat:
UHB tedavisinde küçük olgu serileri şeklinde uygulamalar yayınlamış PLMI ve BH bağlı
uyanmada azalma gözlemlendiği bildirilmiştir.

3. Bezodiazepinler – Klonazepam

UPHB semptomlarında oldukça belirgin düzelmeye neden olmakla birlikte bağımlılık ve
tolerans yan etkileri nedeniyle ancak sürekli tedavinin gerekmediği genç hastalarda alevlenme dönemleri sırasında kısa sureli tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir. Klonazepam 1 mg mg dozunda önerilmektedir. Klonazepam hem PLMI, hem de buna bağlı uyanmaları azaltarak etki gösterir.

Benzodiazepinlerden ayrıca Temazepam 15-30 mg dozunda, Triazolam 0,125-0,5 mg dozunda
önerilmektedir.

4. Opioidler

Opioidler (oksikodon, hidrokodon, propoksifen, metadon, pentazosin, kodein, morfin),
tedavide oldukça etkili ajanlar olmakla birlikte, diğer tedavilerden yanıt alınamayan ve çok şiddetli yakınmaları olan hastalarda kısa sureli kullanılabilir. Kullanımları durumunda, kısa etkili opioidlerden düşük dozlarda başlanmalı ve her hasta bağımlılık ve tolerans açısından yakın takibe alınmalıdır.
Dozları değişmekle birlikte, kodein 15-240 mg/gun, propoksifen 130-520 mg/gün, oksikodon 2,5-20 mg/gün, pentazosin 50-200 mg/gün, ve metadon 5-30 mg/gün şeklinde kullanılmaktadır.

5. Diğer – Demir tedavisi

HBS ile birlikte UPHB’nin birlikte görülmesi ve demir eksikliğinin bu olgularda sık görülmesi nedeniyle semptomatik olgularda ve serum ferritin düzeyinin 50 ng/ml altında olanlarda Fe verilmesi gerektiği önerilmektedir. – Melatonin Yayınlanan küçük olgu serili bir çalışmada uyumadan 30 dakika önce alınan Melatoninin PLM indeksini, BH bağlı uyanmaları azalttığı gösterilmiştir.

Selegiline:
UPHB’nin başarılı bir şekilde tedavi edildiği 2002’te yayınlanan bir çalışma olup bunu
destekleyen ek başka bir çalışma yayımlanmamıştır.

Tek Kişilik Yorgan Ölçüsü

 

Tek kişilik yorgan ölçüsü genişlik 155 cm uzunluk 215 cm ebatındadır.

Tek kişilik nevresim ölçüsü genişlik 160 cm uzunluk 220 cm  ebatındadır.

Türkiye standartlarında nevresim takımları 1 adet nevresim 1 adet çarşaf ve 1 adet yastık kılıfından oluşmaktadır.

Çift Kişilik yorgan ölçüsü genişlik 195 cm uzunluk 215 cm ebatındadır.

Çift kişilik nevresim ölçüsü genişlik 200 cm uzunluk 220 cm ebatındadır.

Türkiye standartlarında çift kişilik nevresim takımları 1 adet nevresim 1 adet çarşaf ve 2 adet standart yastık kılıfı  bazı markalarda + 2 adet oxford  yastık kılıfından oluşmaktadır.

XL Battal boy yorgan ölçüsü genişlik 215 cm uzunluk 215 cm ebatındadır.

XL Battal boy nevresim ölçüsü genişlik 220 cm uzunluk 220 cm ebatındadır.

Yastık kılıf ölçüsü 50×70 cm

Oxford yastık kılıfı ölçüsü 70 cm x 70 cm ebatındadır.

Türkiye standartlarında battal boy nevresim takımları 1 adet nevresim 1 adet çarşaf ve 2 adet standart yastık kılıfı  bazı markalarda + 2 adet oxford yastık kılıfından oluşmaktadır.

Yorgan, XL 215×235 cm, Ç.K 195×215 cm, T.K 155×215 cm ebatlarındadır.

 

Yorgan

Bir Masalı Bölüm-1 Bodrum

“Bodrum, Bodrum dedikleri iki dükkân bir de furun, peynir ekmek yiye yiye ne ağız kaldı ne burun” tekerlemesiyle anılacak kadar küçük, mahrumiyet yeri bir kıyı kasabası. Cevat Şakir’in sürgün edildiği tecrit bölgesi.

 

Yedi, sekiz yaşlarındaydım. Doğum yerim sorulup da “Bodrum,” dediğimde mahallenin çocukları, çocukların anneleri, okulda öğretmenlerim yüzüme dehşetle bakarlardı. Nadiren, cesaretini toplayan birisi sorardı: “Gerçekten bodrumda mı doğdun?” Sanki “ahırda”, “tarlada” doğmuş bir masal kahramanıyla karşılaşmış gibi bir şaşkınlık okunurdu yüzlerinde. Haklıydılar da şaşırmakta. Zira o yıllarda henüz Bodrum “Bodrum” olmamıştı ve Bodrum kelimesi, Ankara’da apartman hayatının içindeki insanlar için binanın bodrumundan başka bir şey ifade etmiyordu. Yine de Bodrum masalımız bununla ilgili değil. “Bodrum, Bodrum dedikleri iki dükkân bir de furun, peynir ekmek yiye yiye ne ağız kaldı ne burun” tekerlemesiyle anılacak kadar küçük, mahrumiyet yeri bir kıyı kasabası. Cevat Şakir’in sürgün edildiği tecrit bölgesi.

Yetmişli yıllarda sadece Mavi Tur’u keşfetmiş birkaç elit’in Bodrumuydu memleketim. Elbette bir de Bodrumluların, mübadele ile gelmiş Giritlilerin. Aradan yıllar geçti, seksenlerde turizm patladı, Bodrum tanınır, bilinir, duyulur oldu. Yaz aylarında nüfusu saptanamayacak kadar hareketli, trafiği büyük şehirleri hatırlatırcasına yoğun. Bugün her birimizin anıları, tatilleri, hiç değilse bir defa uğramışlığı var Bodrum’a. Bilinmeyen Bodrum Bildiğiniz değil, bilmediğiniz Bodrum’dan bahsedeceğim sizlere. Ne gece hayatından ne tarihinden ne de turizminden, yerlileri dışında çok az kişinin, biraz meraklılarının, bazı bilim insanlarının bilebileceği bir konudan, “Bodrum’da yetişen orkide türlerinden” bahsedeceğim. Orkide, duyulur duyulmaz ya Uzakdoğu bitkisi olarak ya da saksı çiçeği olarak gelir gözümüzün önüne. Boylu poslu, gösterişli haliyle herhalde en güzel hediyelerden biridir. Oysa bir de doğada yetişen hali vardır orkidenin. Anadolu’nun nadide güzelliğidir. Anadolu’da yetiştiği bildirilen 170 ayrı orkide türünden 40 türü endemik tür  olarak tanımlanmıştır.

Ilgaz Dağlarında, Datça’da, Fethiye’de, Marmaris’te, İzmir’de, Samsun’da, Maraş’ta karşımıza çıkacak 170 tür orkide mevcut. Halk arasında değişik türlerinin aldığı isimlerle “kedigözü”, “katırtırnağı”, “tavşan topuğu”, “arı çiçeği”, “dildamak” gibi isimlerle de anılan bitkinin Türkçedeki asıl karşılığı saleptir (sahlep). Anadolu’nun bereketli topraklarında, sizlerin de yaşadığınız bölgelere yakın kolonileri bulunduğundan emin olabilirsiniz. Sahlep çiçeklerinden duyulan masal Tam da bu metni hazırladığım mart-nisan ayları içinde Bodrum yarımadasında saleplerde çiçeklenme başlar. Ancak onu aramayı bilmeyen gözler, çoğu zaman yürüdüğü alanda üstüne basıp geçebilir de fark etmez bile bu nadide güzelliği.

 

Yerden fazlaca yüksek olmayan ve Ege’nin yemyeşil kış aylarında otların arasında kaybolan sahlep çiçeklerinin fotoğraflarını çekmek, doğal alanlarında önce yapraklarının çıkışını, çiçeklerin tomurcuklanmasını, sonra açmalarını, arıları kandırmalarını seyretmek bir başka Bodrum masalıdır. Özellikle zeytinliklerde kendine ya şama alanı bulmuş sahlepgiller ailesi üyelerinin iki büyük düşmanı var. Kontrolsüzce gelişen inşaat alanlarının onlara ait yaşam alanlarını yok etmesi ve sahlep elde etmek amacıyla doğadan yumrularının sökülmesi.

Topraklarımızda yaşayan 170 türün bazıları dünya üzerinde sadece Anadolu topraklarında bulunuyor. Anadolu’da ise sadece Muğla’da, Bodrum’da yetişen bazı orkide türleri var.

Evet, kış aylarında severek içtiğiniz sahlep, yediğiniz dondurmanın içindeki sahlep bu güzel ve özel bitkinin yumrularının doğadan kontrolsüzce sökülmesiyle elde ediliyor. Bu sanıldığı kadar kolay değil. Dört kilo yaş salep yumrusu, bir kilo kuru salep veriyor.

 

Bir kilo toz salep elde edebilmek için yaklaşık 2.600 orkide yumrusu doğadan sökülüyor. İnşaatlar uğruna yapılan katliam Çocukken sömestr tatillerinde en yakın tepeden, kırlık alandan papatya toplar gibi topladığımız sahlep çiçekleri artık görülmez oldu. Her geçen yıl neslinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Değil kırlarda görmek, gittiğim en uzak yaşam alanlarında bile orkide kolonilerinin talan edildiğini görüyorum. Bir anne yumrunun yanında oluşan bir yavru yumru ile çoğalan, tohumdan üremeyen bu güzel, özel bitkinin yumrularının alınması aslında geri dönüşsüz bir katliam. Ancak birkaç koruma projesi kapsamında, birkaç gönüllünün çabası ile yaşamlarını sürdürüyorlar.

 

Karaova’dan başlayıp, Mumcular, Yalıçiftlik, Kızılağaç, Yalıkavak, Torba, Ortakent ve Bitez’in inşaat saldırısına uğramamış alanlarında, henüz yumrularının sökülmediği sahlep kazıcılarının keşfetmediği yerlerde inatla hayata tutunuyor orkideler. Bodrum’un gerçek yüzü Turizmden ve tatilden istediğiniz sadece “yazın gördüğünüz Bodrum” değilse, dağlarda mahcup bir eda ile varlığını korumaya çalışan birkaç koloniyi görmek isterseniz, kış aylarında, portakal, mandalina ağaçları çiçeklenirken mis gibi kokular etrafa yayılırken, fotoğraf çekmek, doğa gözlemi yapmak hobiniz olabilirse sizleri bir de bu mevsimde bekleriz Bodrum’a. Bölgemize, direkt uçuşlar bittiği halde, Almanya’dan İsviçre’den Amerika’dan kış aylarında sadece orkide, flamingo fotoğraflamaya gelen nadir yabancı turistin yanında sizleri de ağırlamaktan mutluluk duyarız.

 

Her şehrin bir herkesçe görünen ve çok bilinen yüzü, bir de görünmeyen yüzünde saklı onlarca küçük hikâyesi vardır. Magazin basınından geriye kalan Bodrum’un onlarca hikâyesinden Orkideler bu sayıda fotoğraflarıyla misafirlerimiz oldular. Yaşama tutunabilmeleri ve sonraki nesillerin de onları görebilmelerini ümidiyle.

Migren Nedir? Migren İle İlgili Bilinmeyenler

Günümüzde pek çok kişinin sıkıntısını duyduğu baş ağrısı türlerinden biri de migren. Gelin migrenle ilgili bilgilerimizi tazeleyelim.

Migren bulantı, kusma ve görme sorunları gibi diğer belirtilerin eşlik ettiği, genellikle başın tek tarafında yer alan ancak çift taraflı da olabilen şiddetli baş ağrısıdır. Ağrı iki saat ile 72 saat arasında sürer. Migren atakları bazı kişilerde haftada bir gelirken bazılarında ise yılda birden daha az olabilir. Her iki cinste de görülür ancak kadınlarda daha sıktır. Migren şiddetli baş ağrısına ve yaşam kalitesinde düşmeye neden olur. Bununla birlikte, genellikle hayatı tehdit eden ve hastanın yaşam süresini kısaltan ciddi bir tıbbi risk oluşturmaz.

Hangi yaşlarda görülür? Migren her yaşta görülebilir. Fakat çoğunlukla 20’li yaşlarda başlar. Çocuklar da migren hastası olabilir ki bu durumda verilen ilaçlara ve ilaç dozuna çok dikkat etmek gerekir.
Migrenin sık görülen belirtileri  nelerdir? Migren atakları kişiden kişiye değişir ve aynı kişide farklı dönemlerde farklı özellikler  gösterebilir. Klasik migren atağında baş ağrısından önce bir aura (haberci) dönemi gelir. Aura döneminde görsel, işitsel ya da koku ile ilgili çeşitli duyu bozuklukları oluşur.

En sık görülen belirti parlak noktalar ve kırık çizgilerin görüldüğünün ifade edilmesidir. • Hafiften başlayarak çok şiddetli, zonklayıcı, karaktere dönüşen baş ve boyun ağrıları yaşanır. • Ağrı genelde (ama her zaman değil) başın bir tarafında olur ve en az birkaç saat devam eder. Ağrı geçtikten sonra migren hastası kendini genellikle yorgun  ve bitkin hisseder. Bazen de bir mutluluk duygusu taşıyabilir. • Ağrının sıklığı kişiye ve migreni başlatan etkenlerin varlığına göre değişkenlik gösterir. Genellikle basit migrenler klasik migrenlere göre daha sık yaşanır. Migrenin sıklığı  çoğunlukla yaş ilerledikçe azalır.

Migreni Önlemek
Güneşten Faydalanın

Migren kalıtsal mıdır? Migrenin kalıtsal özellikleri de vardır. Pek çok  migren  hastasının ailesinde başka bir migren hastası daha bulunur. Migren hastalarının annelerinin ve babalarının yüzde 50-60’ının migren hastası olduğunu bildiren çalışmalar vardır.
Migren psikolojik midir? Daha önceleri migrenin belli bir psikolojik profile sahip insanlarda ortaya çıktığı düşünülürdü. Ancak son 15 yıldır yapılan araştırmalar migren hastalarının psikolojik profillerinin normal olduğunu göstermiştir.

Birçok hasta migren tanısı konduğu andan itibaren yaşam boyu bu sıkıntıyı çekeceğini zanneder. Düzenli ilaç tedavisi ile migren artık tedavi edilebilmektedir.

Ağrıya dayanma stratejileri nelerdir? Migren hastası olan bir kişi migren hakkında mümkün olduğunca her şeyi öğrenmelidir. Bilgiyi artırmak korkuyu azaltır, ağrının denetimini kolaylaştırır. Kişi kendi migrenini tanımalıdır. Migren öncesi ve sırasında yaşadıklarınızı not edip bunları değerlendiren doktorunuzla paylaşın. Sizin için en iyi etki veren yöntemi bulduğunuz zaman onu uygulamaya devam edin. Ailenizi ve arkadaşlarınızı duyarlı olduğunuz yemekler konusunda bilgilendirin. Migren sırasında size nasıl davranılmasını istediğiniz konusunda açık olun. Acı ve rahatsızlık konusunda dürüst olun. Migreniniz sizde duygusal değişikliklere yol açıyorsa (migren öncesi ve sonrası depresyon), iyi bir zamanda etrafınızdakilere durumunuzu anlatın.

Gerçekte neyi istiyorsanız onu belirtin. Yalnız olmak veya birinin yardımını istiyorsanız bunu dürüst bir şekilde ifade edin. Evinizin veya iş yerinizin ışıklarını (fluoresan ışığının migreni başlatıcı etkisi vardır) migreni tetikleyecek şekilde olmamasına dikkat edin. Migrenle araba tutması arasında ilişki var mıdır? Pek çok migren hastası çocukken ve şu anda araba tutmasından bahsederler. Migren hastalarını daha kolay araba tutabilir. Migrenin geçmeyeceği, hayat boyu süreceği doğru mudur? Kesinlikle yanlıştır. Birçok hasta migren tanısı konduğu andan itibaren yaşam boyu migren çekeceğini zanneder. Düzenli ilaç tedavisi ile migren artık tedavi edilebilmektedir. Migren tehlikeli midir? Her baş ağrısı migren değildir. Bazı baş ağrıları  önemli bir hastalığın işareti olabilir. Migren ciddi bir rahatsızlık hissi ve yaşam kalitesinde düşmeye neden olmakla birlikte ciddi bir tıbbi risk oluşturmaz. Ancak baş ağrınıza migren diyebilmek için doktorunuzdan teşhis almanız gerekir.
Birçok hasta migren tanısı konduğu andan itibaren yaşam boyu bu sıkıntıyı çekeceğini zanneder. Düzenli ilaç tedavisi ile migren artık tedavi edilebilmektedir.

Migren krizini önlemek ve hafifletmek için;

Ağrı başladıktan sonra yapılacak en iyi şey karanlık ve sessiz bir odada uyumak olabilir. 

Bazıları için fonda hafif bir müzik veya gürültüsüz bir TV kanalının olması daha rahatlatıcı olabilir. 

Soğuk hava ve duş iyi gelebilir.

Birkaç dakika sıcak, sonra soğuk, sonra tekrar sıcak suyla duş alın.

Egzersiz faydalıdır. 

Boyun arkasına sıcak kompres yapmak işe yarar. 

Saf oksijen almak etkilidir. 

Baş ve boyun masajı rahatlatır. 

Ayaklar sıcak suya sokulabilir. 

Başın bir tarafına sıcak, diğer tarafına buz kompresi yapılabilir.
Migrenle ilgili daha fazla bilgi almak isteyenler ağrı bilimi konusunda uluslararası uzman Prof. Dr. Serdar Erdine’nin yazdığı “Ağrının Kitabı”na başvurabilirler.

Derleyen: Ecz. Asuman Çakıroğlu

Spor yapma kültürünü yerleştirmek gerek

“Spor, henüz tam olarak öğrenemediğimiz bir kültürdür. Spora erken başlamak, bu kültürün yerleşmesini, alışkanlık haline gelmesini sağlar.”

Sporun ve egzersizin insan sağlığında azımsanmayacak bir etkisi olduğunu herkes biliyor. Ancak buna rağmen toplumumuzda düzenli egzersiz ve spor yapma alışkanlığı henüz yaygınlaşmış değil. Etkin Sağlık olarak bu konuda görüşlerine başvurduğumuz iç hastalıkları, kardiyoloji ve spor hekimliği dallarında üç ayrı uzmanlığı olan  Prof. Dr. Erdem Kaşıkçıoğlu sporun henüz tam olarak öğrenemediğimiz bir kültür olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Eskiden spor haylazlık olarak algılanırdı, bugün ise spor büyük bir değer.

Ebeveynler spor yapan çocuklarıyla gurur duyuyor, onları destekliyor. Sporun sağlık faydaları ön plana çıkarılıyor, kronik hastalıkları önleyen bir unsur olarak görülüyor.” Spor ve egzersiz arasındaki fark nedir? Hayatımızın içinde olmasını istediğimiz ancak yeterince yapamadığımız fiziksel aktivitelerden bahsederken spor ile egzersiz sözcüklerini birlikte kullanıyoruz. Oysa egzersizi günlük aktivite olarak değerlendirip sistematik ve program dâhilinde yapılan fiziksel etkinlik olarak tanımlıyoruz. Spor ise yapılan fiziksel aktivitenin belirli yeteneklerle kurgulanıp yarışmada uygulanmasıdır.
Örneğin yürüyüş yapan insan aslında spor değil egzersiz, 100 metre koşucusu ise spor yapar. Kilo kontrol problemi olan ev hanımlarına fiziksel aktivite önerdiğimizde, “Zaten hiç durmuyorum ki, hareket halindeyim,” derler. Aslında bu günlük yaşam aktivitesidir. Evet, bu da bir fiziksel aktivitedir ancak egzersiz sayılması için belli bir nabız seviyesinde olması ve bu değerde belli bir süre kalması gerekir. Örneğin su dolu kovayı kaldırırken kişinin nabzı bir anda yükselir ve bu anlık bir olaydır. Sürdürülebilirliği yoktur ve vücuda olumlu bir etkisi olmaz. Sağlık açısından faydalı bir egzersizin günlük yaşam aktiviteleri dışında, düzenli bir aktivite olması gerekir.
Hemen her mahallede belediyeye ait spor parkları kuruldu. Bu parklarla ilgili düşünceleriniz neler? Spor hekimliği açısından önemli bir tartışma konusu da bu. Kent yaşamında, nerdeyse kaldırımların bile olmadığı bir yerde, eğlenceli ve şirin görünen bu yerler sağlık açısından oldukça tehlikeli. Ciddi sakatlıklara da neden olabilen bu alanlar aslında doğru ve etkili egzersiz yapılması amacıyla kurulmamış gibi görünüyor. Açıkçası bu parklar insanların hedefsiz bir şekilde hareket ettiği, eğlenceye yönelik, görüntüsü hoş alanlar.

Pasif egzersiz dahi yapılamıyor. Tempolu bir yürüyüşün vücutta yaptığı olumlu etkiyi dahi bırakmıyor. Bazı aletler aşırı güçsarf etmeyi gerektiren ve ciddi rahatsızlıklara neden olabilecek modalitelerden oluşuyor. Ayrıca kullanım talimatı olmayan bu aletler, sakatlıklara sebep oluyor. Çocuk parklarının hemen yanında lokalize olmaları da özellikle riskli. Oysa daha geniş alanlarda yürüyüş parkurlarıyla ve kullanım talimatları ile kontrollü hareket imkânı sağlayacak şekilde, uzman gözetiminde kullanılabilecek şekilde kurulmaları gerekirdi.

Bu parkların uzmansız kullanılmamasını mı öneriyorsunuz? Bu parkların yarardan çok zararı var. Temelde her kentte olması gereken yürüyüş alanlarına, bisiklet yollarına ihtiyacımız var. Asıl bunlar gelişmişliğimizin göstergesidirler. Elbette yaya yürüyüşüne uygun kaldırımların bulunması da önemli bir gerekliliktir.
Hayatımıza egzersizi ve sporu en erken ne zaman sokmalıyız? Çocuk, genç ve yetişkin sporu ayrımlarından bahsedebilir miyiz? Yaşa göre ayrım yapılmalı.

Çocuk, genç ve yetişkin organizması farklıdır. Çocukluk dönemi hareket unsurunun en önemli göstergesidir. Hızlı çalışan bir metabolizmanın hareketliliği gelişim için önemlidir ve mutlaka egzersiz yapılmalıdır. Günümüzde çocukluk çağı obezitesi ülkemizde de ciddi bir sorundur. Artık pek çok evde anne ve baba bütün gün çalışıyor, çocuk tam zamanlı okula gidiyor.

Eve gelindiğinde oturuluyor. Teknoloji çok çekici, uyaran faktörler de çok fazla. Bütün bu unsurlar bireyi hareketsizleştiriyor. Gün içinde yahut akşam yemeklerinde de fast food denilen yiyecekler tüketiliyor. Bu yüzden yetişkinlerin egzersiz, çocukların ise mutlaka spor yapması gerekiyor.

Yani örneğin çocuklar yüzme sporu yapacaklarsa tüm stilleri öğrenmeleri gerekiyor. Çocukların tenis, basketbol ve diğer spor dallarıyla uğraşmaları sağlıklarının yanında sosyal gelişimleri açısından da uygun bir yoldur. Çocuklar için önermediğiniz sporlar var mı? Yaşa ve cinsiyete bağlı olarak değişiyor. Örneğin ağırlık kaldırmayı gerektiren sporlar özellikle 14 yaş öncesi kız çocuklarında büyüme kıkırdaklarını zorladığı için bu grup için pek önerilmez. Boks, tekvando gibi darbe yahut kontakt sporları çocuğun özgüvenini sağlaması ve kendini savunma becerisini geliştirmesi açısından ebeveynler tarafından sıklıkla tercih ediliyor.

Ancak biz spor hekimleri bu sporları 12 yaşından sonra öneriyoruz. Darbe içeren sporları yaparken güvenliği ön planda tutacak şekilde kafaya kask, göğse koruyucu takılmasını tavsiye ediyoruz. Ergenlik döneminde kişi kendi kararını verebilir. Dolayısıyla spor aktivitelerini yeteneklerine göre geliştirmelerineizin vermek gerekir. Ebeveyn olarak onları sürekli teşvik etmek iyi olur. Erişkinlik ve geç dönemde farklı sorunlarla karşılaşıyoruz. 35 yaşından sonra, özellikle masa başında çalışanlarda sık sık boyun ve sırt rahatsızlıkları görülüyor. Bu bireylere egzersiz öneriyoruz. Bu tip hastalıkların ilacı spor ve egzersizdir. İleri yaşlarda karşılaştığımız en önemli bir başka sağlık sorunu da kalp ve damar hastalıklarıdır.

Günümüzde genç yaşlarda dahi kalp krizi vakaları söz konusudur. Bu hastalıklardan kurtulmak ve varsa yüksek risk faktörlerini önlemek konusunda egzersiz çok önemlidir. En kritik nokta, kişiye uygun egzersizin seçilmesidir. Egzersiz programları da farklıdır ve parmak izi gibi kişiye özeldir. Özellikle ileri yaşlarda kırılgan, uyum mekanizmaların değiştiği, fonksiyon zayıflığı olan bir döneme girilir. Yaş ilerledikçe hareketsizlik başlar, efor kapasitesi azalır. Bu süreci yavaşlatacak bir tablet henüz yok ama egzersiz önemli bir yardımcı. Egzersiz, insanlık tarihi kadar eski bir anti aging yöntemidir. Düzenli egzersiz yapıldıkça yaşlılık etkileri giderilir. Alzheimer’da bile etkili olduğu bilinmektedir. Osteoartrozu yavaşlatır.

Fonksiyonel kaybı düşürdüğü için akciğer hastalıklarında çok önemlidir. Uyku bozukluklarına iyi gelir. En büyük hata, hangi spora uygun olduğunu anlamak için gerekli uygun testleri yapmadan kronik hastaya sadece spor yapmasını söylemek ve neyi nasıl yapacağını anlatmamaktır. Bu hastayı korkutabilir çünkü spordan anladığımız genellikle profesyonel sporcular gibi sıkı çalışmak gerektiğidir. Bazen sosyalleşme adına yapılan spor aktiviteleri, örneğin futbol maçları, ileri yaşlarda tehlikeli ve riskli olabilir.

İştahlı bir yemek sonrası yapılan futbol maçı ve ardından yenilen baklavalar bir “spor yapıyorum” kandırmacasıdır. Bizim önerdiğimiz ve istediğimiz, düzenli egzersizdir. Aksi halde ölüme varan sonuçlarla karşılaşılabilir.

Sağlıklı bir yaşam için HAFTADA 150 dakika egzersiz yapın.

“Spor Öldürmesin” adlı kitabınızda da bundan bahsediyorsunuz. Evet. 20 yıldır bu konuda çalışıyorum ve araştırmalar yapıyorum. Genç ölüm, sadece Türkiye’nin değil dünyanın sorunu ancak ülkemizde kader deniliyor. İnsan organizmasının çeşitli uyaranlara verdiği farklı cevaplar, yeni tanımladığımız hastalıklar, gölgede kalan durumlar var. Spor sırasında yaşanan ölümlerin büyük çoğunluğunun nedeni ihmal edilen testlerdir. Bu testler doğru zamanda yapılsaydı ölümlere büyük oranda engel olabilirdi.

Uygun ve yeterli değerlendirme yapılmaması altı çizilmesi gereken bir eksikliktir. Olimpiyat sporcuları dahi yeterli ve uygun değerlendirilmiyor. Yaşanan sporcu ölümlerinin temel nedeni budur. Sporcu zaten sağlıklıdır yargısı var ancak o da hastalanıyor ve sağlık riski taşıyor. Çağımızın gladyatörleri ölümü göze alıyorlar diyebiliriz. Haftanın her günü saatlerce sınırları zorluyorlar.

Oysa sporcuların da sağlıksız olabileceğini düşünmek lazım. Hızlı yağ yakıcı hızlı kilo verdirici ya da hızlı kas yapıcı bir spor var mı? “Hızlı” sözcüğü geçiyorsa kandırılıyoruz demektir. Bakın, bir metabolizmadan bahsediyoruz. Metabolizmanız düşük seviyedeyse kaybedilen sudur çoğunlukla da kas kaybı. Metabolizmanın bir yağ yakım değeri vardır ve bu kişiye göre değişir. Yağ yakım değeri belirlendikten sonra ona uygun bir egzersiz programı belirlenir. Bunun dışındaki “hızlı” yöntemler kas ve su kaybına sebep olur. Hızlı kilo verdiren uygulamalar, tamamen karşı olduğumuz yanlış ürünler ölüme sebep olabilir.

Kilo verme süreci aslında nasıl işler? Vücut uzun sürede topladığı yağları kaybederken ciddi bir stres altında kalır. Stres hormonları ve dolayısıyla anksiyete artar. Vücudun temeli olan yağın kaybı sağlık için tehdit oluşturur. Kişi kiloyu ne kadar sürede almışsa belli bir programla  en azından bu kadar sürede o kilonun verilmesi çok önemlidir. Aksi durumda yağ miktarını azaltan diyetler hızlı tekrar yağ alımına neden olur. Tekrar alınan bu yağın vücuttan atılması daha da zorlaşır. Bu yağ vücutta yeniden dağılma sürecine girer ve selülit halde topak topak dağılır.

Bacak, kalça gibi bölgelerde yağ birikir. Bunların vücuttan atılması çok zordur. Bu işin çok önemli iki unsuru vardır: beslenme ve egzersiz. Bu ikisinin dengesini düzgün kuramadıktan sonra kalıcı bir ideal kiloya ulaşmak mümkün değildir. Destekleyici ürünler ne kadar yardımcı olur? L carnitine, kafein, protein en çok tüketilen destekleyici ürünler arasında yer alıyor. Bunlar vücudun enerjisini artırmaya yönelik kofaktörlerdir. Örneğin L carnitine, ilk zamanlarda metabolizma hızını artırmak için kullanıldı ancak geldiğimiz noktada bu tür maddeler gereksiz kullanılmaya başladı. Vücudumuzda eksik oldukları tespit edildiğinde destekleyici olarak kullanılmaları gereklidir. Beslenme bozukluğu olmayan birinin bu içerikli ürünleri kullanması anlamsızdır.

Düzenli beslenen birinin de zaten ihtiyacı olmaz. Eksikliğini belirlemek içinse mutlaka bir uzmana danışılmalıdır. Protein tozu ile kas kitlesi artırılabilir mi?

Bu bir endüstridir ne yazık ki çıkış sebebi de adolesan dönemindeki sporcuların ve vücut geliştirme yapanların kas hücresinin hipertrofisini sağlamaktır. Bununla beraber anabolizanlar da kullanılmıştır. Oysa proteini oluşturan unsurlar fazla verilirse glikoneojenez yapar ve yağ olarak depolanır. Vücut geliştiricilerde bir süre sonra yağlanma görülür. Performans sporu yapıyorsanız kafein bir miktar uyarıcıdır. Sağlıklı yaşam için egzersiz yapılıyorsa uyarıcı almaya gerek yoktur. Ayrıca egzersiz öncesi nabız hızını artırmanın egzersiz sırasında nabız artırıcı bir etkisi olmayacaktır.

Kafein iştahı baskılar, kilo kontrolü için iyidir ancak fazla artmış nabız kalp ve beyin iletişimini bozar. Egzersiz için doğru bir zaman dilimi var mıdır? Çoğu birey zamansızlıktan şikâyet ederken bizim bir saatten bahsetmemiz çok sınırlayıcı olur. Kişi kendini iyi hissedeceği herhangi bir saatte egzersiz yapabilir; yeter ki yapılsın. Tabii ki yaz aylarında, çok sıcak havalarda, kış aylarında, çok soğuk havalarda değil. Otobüsten iki durak önce inip yürümek, yolu uzatmak da bir tür egzersiz sayılabilir. Ben buna tek tuş sendromu diyorum. Tek tuş ile her şeye ulaşabiliyoruz. Bu yüzden mümkünse bakkalınızdan günlük alışveriş yapın.

Bedeninizi Kuru Bırakmayın

Haftada en az 150 dakika egzersiz yapılmalı. En az üç gün yapılması faydalı olacaktır. Avrupa ve Kanada bunu beş güne kadar çıkarmıştır. Kuvvet egzersizleri iki ya da üç gün yapılabilir. Açık havada yürüyüş yapmak etkin bir egzersizdir. Egzersizden iki saat önce hafif yemek yeterli olur.

Hipoglisemiyi önlemek için egzersiz sonrası bir meyve yenebilir. Önemli bir eksiğimiz de su tüketmemektir. Kuru kuru spor yapmak hem performansı düşürür hem de sağlık sorunları oluşturur. Kuru kalan beden yıkılmaya mahkûmdur. Bol su tüketerek açık havada en az üç gün, yaklaşık bir saat yürüyüş yapmak ruh ve beden sağlımız için en önemli aktivitedir.

 

Prof. Dr. Erdem Kaşıkçıoğlu

 

Aşk ve Beslenme

Duygularımızdaki değişiklikler, yeme durumumuzu farklı şekillerde etkileyebiliyor. Örneğin çok mutlu olan bir kişi, iştah artışı yaşarken başka biri aynı durumda bir şey yemek istemeyebiliyor.

“Duygu Değişikliği ve Yeme Eğilimi Arasındaki İlişki” yüksek lisans tez konumdu. Çok ilgimi çeken bu konuyla ilgili Türkiye’de ve dünyada yapılan pek çok araştırmayı ayrıntılı şekilde taradım. 150 yetişkin obez bireye hissettikleri farklı duygular sırasında tüketmek istedikleri besinleri bir anket aracılığıyla sordum.

Bu duygular şunlardı:

1-Üzgün ve mutsuzken,

2-Travmatik bir olay sonrasında,

3-Endişeli ve kaygılı iken,

4-Yalnızlık hissinde,

5-Sınav stresi/iş stresinde,

6-Mutlulukta,

7-Aşk heyecanında,

8-Başarısız/yenilgide hissedilirken,

9-Halsiz/ hasta hissedildiğinde.

Anketlerde çok ilginç sonuçlar çıktı ortaya! Duygularımızdaki değişiklikler, yeme durumumuzu farklı şekillerde etkileyebiliyor. Örneğin çok mutlu olan bir kişi, iştah artışı yaşarken; başka bir kişi ise çok mutluyken bir şey yemek istemeyebiliyor.

Her zamanki gibi burada da “kişiye özel diyet”in önemi ortaya çıkıyor. Ruhsal durumumuz iştahımızı etkiliyor! Psikolojik durumumuz ve beslenmemiz o kadar yakından ilişkili ki! Ruhsal durumumuz; o anda seçtiğimiz yemekleri, yediğimiz miktarı hatta yeme sıklığını bile etkiliyor.

Stresliyken çok yiyoruz; mutluyken iştahımız kesiliyor (bazılarımızın da iştahı artıyor); aşık olunca canımız bir şey yemek istemiyor; bir yakınımızın ölümü gibi travmatik bir durumda ise çoğumuzun iştahı tamamıyla kesiliyor. Duygularınız ile beslenme durumunuzu birbirinden ayırmaya çalışın! Takip ettiğim danışanlarıma duygu durumları ve beslenme arasındaki değşiklikleri mutlaka sorarım. Gerektiğinde bir psikoloğa yönlendiririm ki; kalıcı tedavi gerçekleşsin… Kilo almamak, hatta kilo vermek için duygu durumunuz ile beslenme durumunuzu ayırmanızı öneriyorum sizlere! Can sıkıntısında, çok stresli olduğunuzda önünüze ne gelirse yemek yerine; dışarı çıkıp spor yaparsanız hem kendinizi daha çok rahatlamış hissedersiniz; hem de hafif ve zinde hayatın tadını çıkartırsınız. Alışkanlıklarınızı değiştirebilirsiniz; yeter ki kendinizi sevin! Mutsuzken çok yiyoruz; pişmanlık duygusu ile birlikte daha da mutsuz oluyoruz! Üzgün ve mutsuzken de yeme durumumuz değişiyor. Mutsuzken fazla miktarda besin tüketen kişilerde, “mutsuzluk” duygusuna yemek sonrası “pişmanlık” duygusu da ekleniyor; ardından kişi daha da mutsuz oluyor.

Bu kısır döngüyü kırmak lazım!

Geçici değil; kalıcı düşünün! Yemek yerken yaşadığınız beş dakikalık bir mutluluk mu; yoksa hafif ve zinde geçireceğiniz ömür boyu bir mutluluk mu sizin istediğiniz? Travmatik bir olay sonrasında hiç yemiyoruz! Bir yakınımızın ölüm durumunda veya bizi çok derinden üzen ve sarsan travmatik bir olay sonrasında yemek yemek istemeyiz; hatta hızlıca kilo veririz.

Bu verilen kilolar açlığa bağlı oluşan kas ve su dokusu kaybıdır. Kas ve su doku kaybı, kişide halsizlik yaratır. Güçlü olmamız gereken bu zor günlerde aşırı halsizlik yaşamamak için, sağlıklı besinlere yönelmemiz gerekir. Sıkıntı veya stresliyken aşırı yemek yiyor; ardından kiloları alıyoruz! Öfke, depresyon, sıkıntı, anksiyete ve yalnızlık gibi negatif duygu durumlarında ‘fazla yeme’ davranışının ortaya çıktığı yapılan pek çok bilimsel araştırmada görülmüştür.

Yemek ve Aşk

Obez bireylerin sinirli olduklarında aşırı yemek yedikleri ve yemenin anksiyetelerini azalttığı bilinmektedir (Besinlerin tüketimi, mutluluk hormonu sentezinde artışa sebep olmaktadır.) Stresliyken çıtırtılı sesler çıkartan, hızlı yenen besinlere yöneliyoruz. “Stresliyken canınız ne ister; hangi besinlere yönelirsiniz?” sorusunu yönelttiğim kişilerin büyük çoğunluğunun “hızlı yenen, çıtırtılı ve gürültülü sesler çıkartan, lezzetli ve yüksek kalorili besinlere (cips, çekirdek, kabuklu fıstık gibi)” yöneldiklerini gördüm. Bu tarz besinlerin kişilerin stres durumlarını bir miktar olsa rahatlama ve efor sarfetme amacıyla tercih ettikleri düşünülebilir.

Stresliyken YEMEK YERİNE SPOR yapın! Stresli ve sıkıntılı olduğunuz zamanlarda yemek yemek yerine yürüyüş yaparak veya dans ederek stresinizi atabilirsiniz. Böylece spor yaparak kendinizi daha iyi hisseder ve ideal kilonuzu da korumuş olursunuz. Mutluyken daha çok yiyoruz. Yapılan çalışmalarda; mutlu olunan zamanlarda daha çok açlık yaşandığı ve yeme eğiliminin arttığı görülmüştür. Bazı bireylerin ise mutluyken yeme durumu değişmeyebilmektedir. Kişilere mutlu olunan zamanlarda ilk tükettikleri ve sıklıkla tercih ettikleri besinleri sorduğumda çoğunluğundan “kapsamlı bir ana öğün yemeği” cevabını aldım. Çok mutluyken “Şöyle güzel bir yemek yiyelim!” cümlesini sıklıkla kullanmaz mıyız? Aslında bu cümleyi  “Sahilde harika bir yürüyüş yapıp; manzarası güzel olan bir yerde kahve keyfi yapmaya ne dersin?” şeklinde değiştirebilsek keşke. Mutluyken iştahımız artıyor; stresliyken iştahımız artıyor; biraz da bahane mi arıyoruz ne!

Aşk duyguların belki de en güzeli! Aşık olunca iştahımız kapanıyor; hatta bir süre hiç yemek yiyemediğimiz bile oluyor. Bilimsel araştırmalar bu ilişkiyi şöyle açıklıyor: Aşk ve sevgi ilişkileri sırasında dopamin hormonu salgısındaki artışla beraber serotoninin salgısının azalması söz konusu. Bu azalma, özellikle bazı reseptörler üzerindeki etkisiyle iştah durumunda; hatta gastrointestinal sistem işlevinde değişikliklere yol açabiliyor. Aşık olunca iştahımızın azalmasının yanı sıra; ishal gibi durumlar da görülebiliyor.

Duygu durumumuzla sindirim sistemimiz de yakından ilişkili. Çikolatayı bazen bizi mutlu etsin diye yiyoruz; bazen de mutluluğumuza mutluluk katsın diye. “Aşık olunca en çok hangi besine yöneliyoruz?” sorununun cevabını merak ettim; “çikolata” cevabının çoğunlukta olduğunu gördüm.

Çikolatanın verdiği hazza alternatif önermek istiyorum: çilek. Çilek, seratonin hormonunu salgılatıyor ve de afrodizyak etkiye sahip. Çilek tüketerek hem daha az kalori; hem de daha fazla antioksidan almış olursunuz. Hem de şuanda çileğin tam zamanı iken! Unutmadan; bir avuç çilek bir porsiyon meyveye denk.

Kendimizi başarısız hissettiğimizde hamur işi besinlere ve hamburgere yöneliyoruz! Başarısızlık hissi yaşarken ilk tüketmek istediğimiz besinler ise: hamur işi besinler gibi tuzlu ve doyurucu besinler veya hamburger oluyor. Bu besinlerin bizi iyi hissettirdiğine ve başarısızlık hissi durumunda karbonhidrat isteğimizin olduğuna dair bazı araştırma sonuçları da mevcut. Bu durumun farkında olup doğru besin seçimlerine yönelmeliyiz. Mutlu, pozitif, sağlıklı, hafif ve renkli beslenerek geçireceğiniz harika bir bahar ve yaz mevsimi diliyorum sizlere…
İpek Ağaca Özger Uzman Diyetisyen

Usta ve çırak ilişkisinden akademik öğretime Türkiye’de eczacılık

Avrupa’da olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, 19. yüzyılın ortalarına kadar eczacılık mesleği bir ustanın yanında tamamen pratik yoluyla öğreniliyordu.

Avrupa’da olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de, 19. yüzyılın ortalarına kadar eczacılık mesleği bir ustanın yanında tamamen pratik yoluyla öğreniliyordu. Teorik öğretim, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Eczacı Sınıfı’nın açılmasıyla başladı. Buraya girebilmek için rüştiye (ortaokul) ve idadi (lise) mekteplerini bitirmiş olmak gerekiyordu. Bu mekteplerde öğrenime devam etmek isteyenler için, özel olarak öğrenci yetiştiren rüştiye ve idadiler de vardı.

Türkiye’de ilk eczacılık eğitiminin yapıldığı kuruluş olan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin Sultan II. Mahmud tarafından açıldığı 14 Mayıs günü Eczacılık Günü olarak kabul edildi.

Eczacı ve veteriner rüştiyesi Eyüp’te, tıbbiye idadisi ise Çengelköy’deydi. Sınıftan fakülteye uzanan yol Eczacı Mektebi tıp fakültesine bağlı olarak 1909’da yerleştiği Kadırga Meydanı’ndaki Menemenli Mustafa Paşa Konağı’nda diş hekimliğiyle birlikte öğretim veriyordu. Mektebe 1924’ten itibaren lise çıkışlı öğrenciler alınmaya başladı.

Öğretim süresi üç yıl olan okulda öğretim programı olarak Paris Eczacılık Fakültesi programlarına yakın bir program uygulanıyordu. Öğretim programında zaman zaman değişiklik yapıldı; bazı derslerin okutuldukları yıllar değiştirilirken, programa bazı yeni dersler eklendi.

Türkiye!de eczacılık serüveni

Türkiye’de eczacılık öğretim kurumları uzun süre Eczacılık Mektebi, Eczacı Sınıfı veya Eczacı Şubesi gibi isimler altında fakat daima Tıp Mektebi veya Fakültesi’ne bağlı olarak idare edildi. 1933 reformuyla eczacılık öğretiminin yüksek bir seviyede yapılabilmesi için Avrupa’dan bazı öğretim üyeleri (K. Bodendorf, C.H. Brieskorn, P. Duquenois, A. Heilbronn ve L. Rosenthaler) getirilmiş olmasına karşılık, öğretimde istenen olanaklara, yeterli binaya, araştırma laboratuarlarına ve öğretim elemanlarına sahip olunamadı. Bu nedenle Ecz. Prof. Sarım Çelebioğlu, 1950’den itibaren eczacılık öğretiminin çağdaş düzeye erişebilmesinin ancak eczacı okulunun fakülte haline getirilmesiyle mümkün olabileceği düşüncesini tekrar ortaya attı. Çelebioğlu, sonunda okulun fakülte haline getirilmesi için verdiği uğraşta başarılı oldu ve bir süre de eczacılık fakültesi öğretim üyesi olarak çalıştı.

Eczacılık öğretim kurumunun fakülte haline gelmesinin yararlarını savunanlardan biri de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Materia Medika (İlaç Bilgisi) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Suner olmuştur. Onun başarılı ve akıllı çalışmalarıyla Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu, Ankara’da bir eczacılık fakültesi açılması kararı almış ve bu karar uyarınca Türkiye’nin ilk eczacılık fakültesi Ankara Üniversitesi bünyesinde kurulmuştur. Eczacılık Günü Pek çok meslekte olduğu gibi eczacılık mesleğinde de sorunların, meslekteki gelişmelerin ve gelecekte yapılması düşünülen işlerin toplu olarak görüşülebileceği bir Eczacılık Günü olması eczacıların süregelen beklentilerinden biriydi. Bu bağlamda özel bir gün belirlenmesiyle ilgili karar Türk Eczacıları Birliği’nin 1958 tarihinde yaptığı 3. Büyük Kongre’de alındı.

Bu karar, Türk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti’nin Eylül 1967 tarihli toplantısında görüşüldü ve Türkiye’de ilk eczacılık eğitiminin yapıldığı kuruluş olan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin Sultan II. Mahmud tarafından açıldığı 14 Mayıs günü Eczacılık Günü olarak kabul edildi. İlk Eczacılık Günü toplantısı ise 14 Mayıs 1968 tarihinde İstanbul’da yapıldı.

 

Kişniş yağı Çözümler gözümüzün önünde

Sağlık sorunları büyüdükçe çözümler de karmaşıklaşır. Oysa çözüm çoğu kere çok yakındadır. Hatta insanın gözünün önündedir.

Sağlık sorunları büyüdükçe, çözümlerde karmaşıklaşır. Buradan beslenen endişe insanları umutsuzluğa ve olmadık yollara sevkeder. Oysa çözüm çoğu kere çok yakındadır.

Hatta insanın burnunun dibindedir. Bu durumda bilinen ama unutulan gerçekleri sık sık gözler  önüne sermek çok yararlı alabilir. Örnek mi arıyorsunuz? Hazım sorunları çekiyorsunuz.

Her gün avuç dolusu hazmettirici, gaz giderici, anti asitler içiyorsunuz. Pekiyi hemen hemen her mutfakta bulunan “kişniş”i düşünüyor musunuz?

Kişniş yağı (Coriandrum sativum L.) Eski Mısır papirüslerinde, Çince ve Sanskritçe metinlerde ve hatta kutsal kitaplarda sağlığa yararlı etkilerinden övgüyle söz edilen kişnişin gerçek gücünü günümüzde çağdaş bilim insanları da kabul etmeye başladılar.

Beslenmeye destek sağlaması yanında, sağlıklı özellikleri ile etkileyici bir sindirim takviyecisi olarak sindirim esnasında ortaya çıkan sorunların çözümünde çok etkili olduğunu söylemeye başladılar. Kişniş yağı da aynı özellikleri hem de yoğunlaştırılmış olarak taşımakta, halk hekimliğinde iştah açıcı, gaz söktürücü ve hazmettirici özelliklerinden dolayı uzun yıllardan beri kullanılmaktadır.

Kişniş yağı şayet SC-CO2 ekstraksiyonu teknolojisi ile elde edilmiş ise hem kişniş uçucu yağını hem de kişniş sabit yağını birlikte içermektedir. Kişniş uçucu yağında yüzde 72 oranında linalool bulunmaktadır. Kişniş sabit yağının içeriğindeki yüzde 80 oranındaki petroselinik asit ise, kişniş yağının asli kurucu öğesidir.

Petroselinink asit ihtiva eden yenilebilir bileşimlerin, hücre içi yapışma molekülleri oluşumunu azalttığı belirtilmektedir. İçerdiği bileşenlerden ötürü antioksidan, antimikrobiyel gibi birçok fonksiyonel özellik sergilemektedirler. Ayrıca hafızayı güçlendirici etkisiyle sağlığa önemli katkılar sağlar. Yağların en kalitelilerinin sadece eczanelerde bulunduğunu unutmamak gerekir. Aksi halde vücudu desteklemeye çalışırken ona zarar vermek söz konusu olabilir.

 

 

Selülit Nasıl Önlenebilir ?

Aromatik yağlar ile selülit önlenebilir!

Selülitin giderilmesinde pek çok tedavi yöntemi öneriliyor. Yan etkileri olmayan, sağlıklı ve kalıcı bir çözüm olan aromaterapinin faydası da öne çıkıyor.

Aromaterapi uygulamasında kullanılacak yağların daha çok mikrosirkülasyon artırıcı bununla adipoz dokuyu stimüle edici olması önemlidir. Bu yağlar selülitin olduğu bölgeye masaj yolu ile uygulanır. Masajın düzenli yapılması (tercihen her gün) ve tedavinin uygulandığı sürede, beslenme alışkanlıklarına dikkat edilmesi, bol su içilmesi ve yürüyüş ya da düzenli hareketli yaşamla desteklenmesi önemlidir.
Hangi yağlar etkilidir? Üzüm çekirdeği yağı lipid peroksidasyonunu azaltan antioksidanlar olan tanenlerce oldukça zengin olan bir yağdır. Tanenler mikroarteriyal damarlar ve lenflerin geçirgenliğini arttıran prosiyanidler ihtiva ederler. Bu özelliğinden dolayı selülit tedavisinde baz yağ olarak etkin olarak kullanılabilir. Biberiye esansiyel yağı dolaşım hızlandırıcı özelliği nedeni ile selülitin giderilmesinde kullanılan önemli yağlardan biridir. Esansiyel yağlar cilde direkt olarak uygulanmadıkları için, bu yağı üzüm çekirdeği yağı ile birlikte kullanmak gerekir. Greyfurt esansiyel yağı mikrosirkülasyon hızlandırıcı ve yağ yakımına yardımcı özelliği olan greyfurt yağı üzüm çekirdeği yağı ile birlikte kullanılmalıdır.

Selülit Nasıl Önlenebilir ?

Uygulama 50ml üzüm çekirdeği yağı içine konacak, 20 damla biberiye yağı ve 20 damla greyfurt yağı ile hazırlanacak karışım ile, selülitli bölgeye lokal masaj uygulaması yapılır. Masaj rahatlıkla kişinin kendisi tarafından yapılabilir. Önemli olan düzenli ve sürekli uygulamadır.
Dikkat edilmesi gereken konular Aromaterapide kullanılan yağların organik sertifikalı ve yüzde 100 saf yağlar olması çok önemlidir. Bu özelliğe sahip olmayan yağlar, beklenen etkiyi göstermezler. Bu nedenle yağların eczanelerden temin edilmesi gereklidir.
Biberiye yağı, dolaşımı hızlandırıcı özelliğinden dolayı yüksek tansiyonu olan kişilerde dikkatle kullanılmalıdır.

Selülit Nedir?

kadınlarda yüzeysel bir sorun olan portakal kabuğu görünümüyle yaklaşık yüzde 85 kadında kendini gösteren bir problemdir. Artan yağ dokusu selülit problemini tetiklese de aşırı kiloya spesifik değildir. Selülit, derinin alt tabakasındaki yağ dokusunun, bağ dokuları arasında sıkışmasıyla ortaya çıkar. Bu da yağların, özellikle kalça ve üst bacak bölgesinde düzensiz ve biçimsiz toplanmasına neden olarak selülit oluşumuna neden olur. Aynı zamanda hızlı kilo kaybı ve zayıf bir bağ dokusu da selülit oluşumuna neden olabilir. Selülit